Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
tor-al ticaret
Azdavay Haber Tanıtım

Oruç Nimettir

Erdal Arslan

Erdal Arslan

Başlığı görünce yazının içeriğinin ne olacağı hakkında az çok fikir oluştu kafanızda, biliyorum!

Ama yanıldınız sevgili dostlar!

Oruç tutmanın sağlık açısından faydalarından falan bahsederek hekimlik taslamayacağım.

Ya da oruç ibadetinin manevi kazançlarını ayet ve hadislerle açıklayarak ilahiyat uzmanlığına soyunmayacağım.

 

“Oruç Nimeti” ne demektir, kendi hasretimden, kendi özlemimden, kendi susuzluğumdan sizinle paylaşacağım.

Henüz ortaokul yıllarımdan tazeliğini yitirmemiş bir hatıra;

Ramazan ayı geldi mi, cennetin yeşil yüzünü andıran küçük kasabamızda, lokantalar ve kahvehanelerin camları gazetelerle sarmaş dolaş olurdu. Oruç tutamayanlar ya da tutmayanlar için gündüz vakti de açık olan birkaç lokanta ve kahvehane, camlarına serpiştirdiği gazete kağıtlarıyla aslında oruca ve oruçluya saygıyı da yansıtırdı.

Azdavay’ın mütevazi sokaklarında Ramazan ayı ile birlikte bir tevazu, bir sakinlik, bir hoşgörü atmosferi kendiliğinden oluşur ve küçük çocuklar haricinde kimsenin bir şey yiyip içtiği görülmezdi. Orucu insanlar değil bir kasaba tutardı adeta!

Henüz 14 yaşındaki küçük bir çocuktu o günlerde, bu satırların yazarı. İmam Hatip Ortaokulu 3. Sınıfındaydım. Okulun son günleri Ramazan ayına denk gelmişti. Tıpkı bu günlerde olduğu gibi.

Sanırım Ramazan’ın 5. veya 6. günüydü ve hafta sonuydu. Okul açıkken dersler, teneffüsler, arkadaşlarla oyunlar, gezmeler derken iftar vakti çabucak geliyordu da, hafta sonu sanki akrep ve yelkovan iş bırakma eylemine girişmiş gibiydi! Günler uzun, hava sıcak ve yaş henüz 14… Vakit öğlene el sallayıp ikindiye doğru yol aldığında, evin kapısı çaldı. Ankara’dan misafirler gelmişti. Eller öpüldü, kafalar birbirine vuruldu, sarılma faslı yapıldı derken mutfakta bir hareketlenme başladı. Salatalığın bu kadar güzel koktuğunu, çayın kokusunun bu kadar kesif olduğunu, bahçeden toplanan marulun, yeşil soğanın bu kadar iştah açabileceğini o güne kadar sanırım fark etmemiştim! Mükellef bir kahvaltı sofrası boca edildi dakikalar içinde evin ortasına, hem de Ramazan ayında!

Elbette hane halkı için değildi bu ziyafet, yoldan gelen misafirler içindi. Seferi olduklarından hiçbirisi oruçlu değildi. Sofrayı da zaten kendileri hazırlamış, mutfağa hane halkından kimseyi sokmamışlardı. Aslında sofra da kurulmayacak ve daracık mutfakta bir şeyler atıştırılacaktı, rahmetli babamın ısrarı olmasa.

Misafirler ilk başlarda biraz mahcup ve çekingen tavırlarla sofradaki lezzete uzansalar da, zaman geçtikçe daha bir iştahla daldırdılar çatal ve kaşıkları… Ya da bana öyle geliyordu! İftara saatler vardı ve gördüğüm bu manzara bu saatleri asırlara döndürmüş vaziyetteydi!

“Keşke ben de hasta falan olsaydım da oruç tutmasaydım. Şimdi ne güzel şu sofrada yemek yiyor olurdum!”

Dedim mi, demiştim!

14 yaşındaki çocuğun yüreğinden bunlar geçmişti. Ve o gün akşam ezanı okunana kadar ikindi vakti kurulan kahvaltı sofrası gözümün önünden gitmemişti.

 

O gün yaptığım iftarın lezzeti, iştahı ve güzelliği gerçek manada açlığın ne olduğunu hissettirmişti küçücük yüreğime. Belki de o gün anlamıştım oruç tutmanın ne demek olduğunu. Belki de o gün başlamıştım gerçek manada oruç tutmaya. Nefsin bütün hücumlarını sabır zırhıyla bertaraf etmenin güzelliği… Adına “sahur” denilen bir vakitte verilen söze akşam ezanı okunana kadar sadık kalmanın terbiyesi… Sadece mideye değil, heva ve isteklere de gem vurabilmenin kudreti…

 

Aradan uzuuun yıllar geçti! O hatırayı bende taptaze tutan olay gerçekleşti.  Bundan beş sene evvel şeker hastası oldum. Artık istesem de oruç tutamıyorum!  Nereden bilebilirdim ki, o küçücük yüreğin içinden geçenlerin dua yerine geçeceğini?

Şeker hastası yani diyabet olduğum senenin Ramazan ayına sayılı günler vardı. Doktorum;

“Erdal Hocam, sakın oruç tutmaya falan kalkışma! Senin diyabet türün açlığı kaldıramaz!” diye uyarmıştı.

Hafta sonu geldiğinde, ilk oruca beş gün vardı. Cuma gecesinden sahur yaptım kendi kendime. Cumartesi günü de oruç tutmak niyetindeydim. Camiler henüz öğle namazına bile hazırlanmamışken, alnımdan soğuk terler düşmeye başladı. Şekerimi ölçtüğümde gördüğüm 53 rakamı doktorumu teyit etti ve mecburen iftarımı öğlen bile olmadan yapmak zorunda kaldım!

Şimdi 14 yaşındaki o çocuğu özlüyorum her Ramazan ayında! 14 yaşındaki çocuğun burnunu işgal eden salatalık kokusunu özlüyorum! 14 yaşındaki çocuğun sabrını, azmini, dirayetini, sözüne sadakatini özlüyorum!

Çünkü beş senedir mahrumum iftar sofrasının güzelliğinden! Beş senedir iftar vaktinde bir hüzün kaplıyor yüreğimi ve 14 yaşındaki çocuğun o gün diz çöktüğü yer sofrasını arıyorum! 14 yaşındaki çocuğun iftara dakikalar kala yaşadığı heyecanı arıyorum!

İnsan, oruç tutabilmenin kıymetini oruç tutamaz hale gelince daha iyi anlıyormuş! Oruç sıhhatin zekatıdır. Sağlıklı bir bedenin şükrüdür. Sabrın mihenk taşıdır. Ve oruç, Rezzak ismiyle rızıklandıran Yüce Mevla ile en güzel buluşma anıdır.

Senin verdiğin rızkı, senin verdiğin birbirinden güzel nimetleri sırf senin rızan için nefsime yasakladım, senin rızanı kazanmak için ağzımı, kulağımı, dilimi, elimi, ayağımı, yüreğimi tüm kötülüklere, günahlara, çirkinliklere kapadım ve SENİN RIZAN İÇİN ORUÇ TUTTUM diyebilmenin hazzı, iftar sofrasında oruçlu beklemekle olur. İftarın güzelliğini iftarsız kalınca anladım.

Oruç, büyük bir nimettir! Oruç tutamaz hale gelince anlıyor insan!

Oruç tutabilecek sıhhate sahip ve iftar sofrasında, akşam ezanını oruçlu ağızla bekleyenler, Mevla’nın verdiği nimetin kıymetini bilin!

Duan kabul oldu çocukluğumdaki ben! Ama hiç mutlu değilim inan!

Hayırlı Ramazanlar…

ERDAL ARSLAN

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Ben Yunus Emre - 13 Eylül 2019
Geri zekalı dahi - 1 Temmuz 2019
Kağıt bardak ve bakan - 29 Haziran 2019
Fetihmi işgalmi? - 29 Mayıs 2019
Oruç tutmak zararlıdır - 24 Mayıs 2019
Oruç Nimettir - 11 Mayıs 2019
CEZERİLER GELİYOR - 21 Ocak 2019
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. salih dedi ki:

    dokunaklı güzel bir yazı

BİR YORUM YAZ