Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
tor-al ticaret
Azdavay Haber Tanıtım

Ben Yunus Emre

Erdal Arslan

Erdal Arslan

Ben Yunus Emre…

Türk Halk şairleri öncü yaptı beni…

Onlar şiir dedi, ben yürek dili…

Onlar dörtlük dedi, ben gönül eli…

Atamın konuştuğu dili, en sadesiyle, en yalınıyla ama en güzel haliyle söyledim diyar diyar…

Yaradılanı sevdim Yaradan’dan ötürü…

Hakk’ça yaşadım…

Hakk’ça düşündüm…

Hakk’ça söyledim…

Dediler ki;

“Yunus, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır.”

Dediler ki;

“Yunus, Türk – İslam tasavvufunun halk dilindeki yansımasıdır.”

Oysaki, ben, sadece Anadolu halkının bağrında yoğrulmuş, Allah’ın aciz bir kuluyum… Gönülden sevdi beni Anadolumun güzel insanı… Bu yüzden olsa gerek birçok yerde mezarım var! Eskişehir Mihalıççık, Karaman, Bursa Emre Sultan köyü, Erzurum Duzcu Köyü, Isparta Keçiborlu, Aksaray, Afyon Sandıklı, Ordu Ünye ve daha nice Anadolu toprağı sahiplendi son nefesimi…

Eskiler derler ki, 1230’lu yıllarda doğmuşum. Anadolu’ya Horasan diyarından göçmüşüm.

 

Bir garip öldü diyeler,

Üç gün sonra duyalar.

Soğuk su ile yuyalar,

Şöyle garip bencileyin.

 

Belki de bu mısralarda doğduğum topraklardan çok uzaklarda dünyadan göçüp gittiğimi anlatmak istemişimdir! Kim bilir?!

Anadolu’ya geldiğimde, bir büyük insanın kapısına kul oldum. Kul oldum derken, yanlış anlaşılmasın sakın! Onun kapısında Allah’ı buldum! Adına Taptuk Emre derler. Taptuk Emre Zaviyesi’nde 30 yıldan fazla kaldım. Taptuk Emre’nin elinde;

Hamdım… piştim….

Piştim…. Yandım….

Yanınca Allah aşkını tattım!

Odun kapısına senelerce odun taşıdım… Her biri gerilmiş ip gibi dümdüz odunlar… Bir gün Taptuk Emre dedi ki; “Ey Yunus, bu ne iştir? Hiç eğri odun görmedim!”

Böyle bir hocanın kapısına eğri odun yakışır mıydı?

Odunlar düzgündü… Evet!…

Ama insanoğlu beşerdi…

Ve beşer elbet şaşardı!

Ben de şaştım, gaflete düştüm, hata yaptım!

Sahi hatasız kul var mıydı?

Taptuk hocamın kapısında maneviyatımın ilerlemediği düşüncesine kapıldım. Ve üzüntüden kendimi dağlara, kırlara vurdum… Dolaştıkça dolaştım… Bir gün iki yolcuyla karşılaştım… Yoldaş oldum onlara… Bu yolcular her öğün sırayla dua ediyor ve dualarının bereketiyle bir sofra yemek geliyordu önümüze… Ve öğünlerden bir öğün… Dua sırası bana gelmişti…

Ellerimi semaya, yüreğimi Mevla’ya açtım; “Ya Rabbi!” dedim.

“Arkadaşlarım kimin hürmetine dua ettiyse, onun hürmetine ben de dua ediyorum. Yüzümü kara çıkarma!

Beni arkadaşlarıma mahcup etme!”

Duam bittiğinde iki sofra yemek geldi önümüze. Arkadaşlarım şaşkın…

“Söyle ey arkadaş!” dediler…

“Söyle, nasıl bir dua ettin ki, bizim duamıza bir sofra gelirken, senin duana iki sofra geldi.”

Utandım, diyemedim “sizin dua ettiğiniz kişi hürmetine niyazda bulundum” diye.

“Önce siz söyleyin” dedim.

“Biz” dediler…

“Biz, Taptuk Emre’nin kapısında hizmet eden Yunus adında bir derviş hürmetine dua ettik!”

Ağladım…

Utandım…

Pişmanlıkla Taptuk Emre’min kapısına geri döndüm… Anladım ki, piştim sandığımda meğer hamlık aşamasındayım.

Bu dünya fanidir ey dostlar! Bu dünyanın makamı, mevkisi, şanı, şöhreti, malı, mülkü…

 

Mal sahibi, mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi.

Mal da yalan mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan…

 

Diye boşuna demedi garip Yunus! Malına, mülküne, şanına, şöhretine güvenip böbürlenme sakın. Alan da veren de yalnız Allah’tır!

 

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim.

Aşk ile avunurum.

Bana seni gerek, seni…

 

Diyebilmektir mesele… Varsa kazanılacak bir servet; ilimdir, irfandır, edeptir, hayadır, Allah’ı tanımak, kendini bilmektir.

 

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır…

 

Derler ilmiyle amel etmediğinde insana…

Gönüllerde yaşamak ne güzel…

Şair derler bana…

Ozan derler….

Derviş derler…

Oysaki ben;

 

Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Hakk nasip eylese görsem yüzünü

Ya Muhammed canım arzular seni

 

Diye Peygamber hasretiyle yanan Allah’ın aciz bir kuluyum. Çok dizeler söyledim… Yüreğimde birikeni, mısralarda dile getirdim… Sayısını ben bile bilmem şiirlerimin.

Rivayet edilir ki;

Size iki tane eserim ulaşmış…

Birisi aruz vezninde yazdığım Risaletü’n-Nushiyye…

Bir diğeri de Divan’ım…

Üç bin kadar şiir söylemişim, öyle derler…

Şiirlerimi bir araya getirdiğim divanım Molla Kasım’ın eline geçmiş. Bir dere kenarında oturmuş, okumaya

başlamış… Dine uygun bulmadıklarını yırtıp yırtıp suya atmış… İki bin kadar şiir suyla haşır neşir olduktan sonra şu beyitle karşılaşmış;

 

Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,

Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir!

 

Bu beyti okur okumaz, garip Yunus’un Divan’ını öpüp başına koymuş… Ne var ki, elinde kala kala bin kadar şiirim kalmış…

İşte böyle dostlar…

Anadolu’yu diyar diyar dolaşan…

Taptuk Emre kapısında olgunlaşan…

Molla Kasım’ın sigaya çektiği…

Bir garip Yunus derler bana…

 

 

ERDAL ARSLAN

 

HİÇİNCİ YOKUL ŞAHSIN HİKAYESİ adlı kitabımdan.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Ben Yunus Emre - 13 Eylül 2019
Geri zekalı dahi - 1 Temmuz 2019
Kağıt bardak ve bakan - 29 Haziran 2019
Fetihmi işgalmi? - 29 Mayıs 2019
Oruç tutmak zararlıdır - 24 Mayıs 2019
Oruç Nimettir - 11 Mayıs 2019
CEZERİLER GELİYOR - 21 Ocak 2019
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ